26 Nisan 2008

Düşün!

Bir gün göğsünde duyduğun ara sıra gelen keskin sancılar, babanın gözünün önünde oluverir. Baban heyecanlanır, bir iki saniyelik kıvranman belki ona bir yıl gibi gelmiştir. Oysa sen panikatak hastalığının böyle belirtileri olduğunu duyduğundan panikatak olduğunu sanırsın. “Akşam işten sonra doktora uğrayalım tanıdığım bir kalp doktoru var” der. Sen ise panikatak olduğundan  o kadar eminsindir ki gitmek istemezsin ama bir anda üzerinde yoğunlaşan ilgiden –bilinçli veya bilinçsiz olarak– mutlusundur.


Derslerin kötüye gitmektedir, arkadaşlarınla aran kötüdür, hayatla aran kötüdür. Oruç Aruoba okumuşsundur “yaşadıklarımız öldürdüklerimizdir (de ki işte)” diyen bir yazardan etkilenmesi nasıl olur insanın? Yaşama sevinciyle dolamazsın! Zaten hayatın boyunca insanlar seni övse de, seni “büyük” bir insan olarak görseler de aslında sen o “küçük insanların” yapabildiklerini yapamadığını düşünürsün. Başarılar görünmez gözüne küçük mutluların yanında.


Aslında dibe vurduğun zamandasındır ve öyle olduğunu da bilirsin ama yüzündeki aptal gülümseme raflardaki mısır cipsleri paketleri gibi mükemmel olduğun hissini vermeye çalışır insanlara. Zaten insanlar senden mükemmel olmanı beklemiyorlar mı? Kendine istediklerini veremediğinde insanlara verirsin. Ya mutlu olursun ya da mutlu görünürsün.


Abartıp, her an nasıl mutlu olabileceklerini onlara göstermeye kalkarsın. Her an her şeyi yapabileceğini göstermeye kalkarsın ama özgürlük istediğini yapmak değil, istemediğini yapmamaktır.



Doktorun yanına gidersiniz akşamüzeri iş dönüşünde “kas ağrısı” cevabı su serper baba yüreğine, sen biliyordun zaten. En fazla bir dakika süren bu mutluluk doktorun “para alacağız bari biraz ilgilenelim” şimşekleri ile sona erer. “Çok merak ediyorsanız bir dinleyeyim.”


Doktor "Üstünü çıkar. Öksür. Kalk. Eğil. Kalk. Eğil. Öksür. Sen daha önce hiç doktora gitmedin mi? (Ne oldu? Eğil dedin eğildik kalk dedin kalktık diye düşünürsün) Bib bib bib bib biib bibib. Hımmm. Kalbinde delik var!" der.


O aptal gülümseme bütün yüzünü sarar ama kimi kandırıyorsun o pis mısır cipsi paketini açtılar? Ama o ağrıların onla bir ilgisi yok onlar gerçekten kas ağrısı (neye yararsa bu saatten sonra).


Sıkıcı konuşmalar, babanın amatör futbolcular gibi itirazı sonrası eve dönersin. Otobüste oturacak yer olsa belki yaslanırdın bir yere. Hiç beklemediğin gözyaşları soğuk günde daha sıcak akıyor, baban sana bakıyor.


Sonuçların kesinliği belli değil henüz, bir daha gidilecek. Anneye söyleme, kimseye söyleme. İlk kontrollerden sonra tahmin ettikleri gibi. Ama eko çekmeli yirmi dört Nisanda. Sonuç aynı. Sabah yüzde doksan dokuz kesinlikle öğrendikten sonra akşamki sınava nasıl girer insan, yanındakilerin farkına mı varır, yoksa hiç dikkat etmediği bahara mı? Bir kuş gördüm sanki! “Ne oldu sana?” Aptal gülümseme işe yaramıyor artık, insanlar anlıyor. Paket açıldı. Bu kadar sık ameliyat günü konuşulmasaydı unutacaktın belki. Çünkü insan sevince unutuyor.


Çok düşündüğünü sanırsın kafanda karmaşıklık olduğu zamanlar. Oysa düşünmez, düşersin. İşte karmaşıklığın nedeni! (Dibe mi vurmuştun?) Nefes darlıklarını gördün bide, hangisi daha kötü? Hem ikisi de sebepsizken.


İnsanları daha kolay incitirsin, ama bir şeye uzaktan bakarak nasıl bir şey olduğunu nasıl anlayabilirsin ki? Dürterek insanların neye benzediğini anlarsın. İnsanların verdiği tepkileri merak edersin çünkü insan verdiği tepkilerdir, çünkü insan tepkidir.


“Her türlü seslenirsin,
bazen bir çocuk,
bazen bir âlim gibi.
Çünkü insan verdiği tepkilerdir,
çünkü insan tepkidir.”


Herkes nereye kayboldu? Yok oldular işte, incitince kaçtılar. Onlar mı suçlu sen mi? Sebepsiz yere dürten sensin. Kimleri dürttün git özür dile. Birileri seninle konuşmak istemiyor, ona ne yaptın acaba salak kafan. Keşke Özür dilemek düzeltseydi bir şeyleri. Yazmalı, Nietzsche okumak gereksiz diyor çünkü. O güzel beynini düşünmek yerine okumaya neden yorasın.


Müzik zevkin değişiyor, hiç bu kadar klasik müzik dinlememiştin. Flâmenko harika! Henüz Doors dinlemiyorsun, galiba dinlemeliymişsin. Müzik çok önemli, bir aslanı bile sakinleştirebilir. Biraz da yağ etkisi var, yumuşatıyor düşüşü. Yağ insan için zararlı olsa da makineler için çok yararlı.


Nietzsche okumayı ne kadar ertelesen de, bazen zamanın kalmadığını düşündükçe yapabileceğin çılgınlıklardan biri oluyor (herhalde seksen sayfalık kitabı bir ayda okuyarak çılgınlık yapıyorsun) yaptığın çılgınlıklar insanları kullanmaya kalkmak olmasaydı kişisel gelişimine katkı sağlardı belki. Şimdi dipte misin? Nefes darlığı başlar kalp sancıları yanında.


Ne zaman dibe vuracağını bilmiyor insan. Herkesi kaybettikten sonra sen sakinleşirsin. Dürtecek kimse yok zaten veya kaçanlar büyük balıktı senin için. Sakin misin aslında yoksa oyuncaksız mı? Bu insanlar hep boş anını kolluyor sanırım, çoğu hayvanda da var bu, galiba ortak atalarımızdan gelen kalıtımsal bir özellik. Avcıya yarayan ama av için ölümcül bir gen. Birikimli seçilim (Kör Saatçi-Richard Dawkins) -okursun.


İnsanların eleştirileri peş peşe gelince nasıl kaldırır ki insan? Senim yaptıklarımı her biri tek başına kaldıramadı, hepsinin yaptıklarını sen nasıl kaldırasın. Ağlarsın sende. Oyun olsa hemen bitirirdin oyunu oyundaki karakterleri düşünmeden, ama başkarakter sen olunca senin oynadığın bu oyunu kapatmak zor geliyor.


Fakat ne farkı vardı sonbaharda, ilkbaharda açan çiçeklerin,
Oyun bittikten sonra oynanan oyunun,
Öldükten sonra yaşamanın?


İnsan öldükten sonra arkasında kendi için üzülecek bir varlık bırakmıyor.


Zaman ilerliyor sen okuyorsun, Nietzsche okuyorsun, Freud okuyorsun, Ömer Hayyam okuyorsun, Oruç Aruoba okuyorsun. En azından yüzündeki aptal gülümseme gitmiş oluyor. Duygular daha belirgin oluyor yüzünde, insanların görmek istediklerini değil kendi duygularını gösteriyorsun. Okul mu bitiyor yoksa sen mi bitiyorsun pek belirgin değil ama artık evdesin. Seni başından atamayacak insanların yanında. Diyorsun ki boşlukta yükselmek için önce dibe varmam gerek.


Dibe vurup şimdi çok iyi olduğunu, istediğin şeyleri istediğin zaman yapabileceğini düşünüyorsun. Salak gibi görünmek seni ilgilendirmiyor eğleniyorsun ama sanki insanlara suç atıyorsun “sizden öğrendim ben ne öğrendiysem, siz neden bu kadar sıkıcısınız? Eğlenmeyi bilseydiniz bende eğlenirdim hayat boyu, mutsuz yaşamazdım hepsi sizin suçunuz" diyorsun.


Kendini değiştirebilecekken dünyayı değiştirmeye kalkıyorsun, tam bir komünist yaklaşımı. Komünist birine İstanbul’un trafik sorununa çözüm bulun deseniz her yeri yıkıp tekrar yapalım der. Yollar geniş olacak, park alanları olacak, büyük meydanlarda insanlar rahatlıkla gezebilecekler, ulaşım büyük çoğunlukla toplu taşıma ile bunun çoğunluğu da metro ile olacak…


Şebnem Ferah dinliyorum. Paco de Lucia dinliyorum


Bu saçları kesmeli hastanede nasıl yıkanacaklar. Üç numara iyidir. Hastaneye yatmak insanı deli ediyor hapishaneden farkı yok. Bir seksensin ve yetmiş dört buçuk kilosun günlerden Salı on yedi Temmuz.


Üfle. Bir daha. Kolunu uzat. Bakma buraya (Kanın rengi ne kadar koyu görünüyor). Bu bardağa işe getir. Baba sen git Cumartesi ye kadar sekiz kişi bul A Rh(+).


Ne oldu şimdi.


Yemekler geliyor saat altıda, on ikide ve akşam altıda. Odanı biriyle paylaşıyorsun. Tek hareketlilik sabah doktorların gezmesi ve öncesinde hemşirelerin tansiyon ölçümleri. Konuşacak kimse yok herkes hasta, herkes yatıyor. Sağlıklı insan ne arar hastanede. Hemşireler olsa da pek bir meşguller. Cumartesi olur! Ama nasıl olur, sanki yıllar geçer.günde iki dilim tuzsuz ekmek ve tuzsuz, kötü yemeklerle.


Bir şeyler eksik gibidir bu arada!


Sekiz kişi tamam. Bir seksensin, yetmiş bir buçuk kilosun. Dört günde Üç kilo hazırdan yemişsin. Pijamalar çok yakışmış.


Pazartesi ameliyat olacaksın. Berber gelip geç içeri banyoya der. Geçersin. Pijamaları çıkar donun kalsın. Bu makine seni ter temiz yaptı hiç bu kadar kılsız olmuş muydun? Büyük bir ayna var komik görünüyorsun. Tek belirgin kıl demeti saçın ve kaşların.


Pazar günü öğleden sonra bir şey yeme. verdikleri ilaç içini dışına çıkarır. Müshil sürüm iki.


Bir şeyler eksik hastaneye yattığından beri. Artık kalp ağrısı yok, artık nefes darlığı yok. Nasıl geçti bu kadar hızlı. Psikolojikmiş! Freud büyük adam.


Pazartesi oluyor yirmi dört Temmuz. Bir gün öncesinde seçim varmış. Çok umurundaydı sanki.


Al bunları. Üzerindeki her şeyi çıkar bunları giy. Tekerlekli sandalyeye biniyorsun. Yaşlı teyzelerin aman ne olur ne olmaz namaz kıl, dua et bıdı bıdılarına hiç aldırmamışsın umrunda da değil.  Tam bir yeşil yoldan geçiyorsun ameliyathanelere giderken. Gittikçe soğuyor. İçeri ilk girensin. İçerde bir neşe var salak gülüşün geri geldi birden. Gülüyorsun sende. İyice soğuk.


Buraya otur. Buraya yat, bunu buraya, şunu şuraya, onu da oraya. Ne kadar çok serum bunlar. Öyle bir sarıyorlar ki kefen gibi elin kolun hep saklı bir yerlere. Bir doğduğunda birde öldüğünde insanı böyle sararlar ancak.


Bir maske, nefes al-ver. Saymaya başla. Bir, iki, üç, dört…


İlk bir şeyler hissettiğin yer çok karanlık. Rüya yoktu. “Boğazım ağrıyor, bakın hey boğazım ağrıyor. Bakın.” Ne yazık yoğun bakımdaki hemşireler düşünce okuyamıyorlar. Gözlerini açabilsen, ellerini oynatabilsen işaret dilinden anlayıp anlamadıklarını da kontrol ederdin ama yapamıyorsun. Bir parmağın oynuyor, elin de birazcık, ama gözlerin açılmıyor. İşaret ediyorsun ama sana bakan yok galiba. Sesler belirginleşince biri hasta neden böyle yapıyor diyor. Seni fark ediyor çünkü artık boğazının ağrısından tekmelemeye başlıyorsun. O kadar sık değil bu, çünkü uzun bir güç toplama zamanı gerektiriyor tekmelemek. Ana rahmindeymişsin gibi.


Gözlerin açılıyor, biri sana bakıyor ağzındaki hortumu işaret ediyorsun. Konuşamıyorsun ama işaret dilinden iyi anlıyorlar. “Olmaz daha vakti var”. Hafif uykuya dalıyorsun uyanıyorsun hortumu işaret ediyorsun. Zamanı var ne yazık. O acı seni mahvediyor. Hortum sanki çok derinlere kadar inmiş gibi. Kusuyorsun!!! gırtlağından aşağı hortum inerken kusabiliyorsun. Yan yatırıyorlar ağzını temizliyorlar. Yoğun bakımda insanın yapması gereken pek bir şey yok yalnızca yaşa. Çok yaşa.


Nefes alırken kendinin almadığını makinenin sana nefes aldırdığını fark ediyorsun kendin nefes almaya başladıkça iyice nefes alıyorsun makinedeki sayılar normale dönüyor sanki çünkü hemşire seni gözlüyor. Hemşire sana bakıyor ve çıkarmak için doktorları çağırıyor. Israra mı dayanamadı? Gelen doktorlar hemşire ile birlikte çıkarıyorlar hortumu ama nefes alamıyorsun. Nefes alamıyorsun boğulmak gibi bir şey, kıvranıyorsun üç ya da beş saniye içinde maske takıyorlar çok rahatlıyorsun ama bir yıl daha geçti sanki. Hemşireye sonradan pişman olacağın bir öpücük gönderiyorsun maskenin üzerinden. Sorunlar bitti rahatım artık diyorsun ama bu seferde susuyorsun, su! Çok susuyorsun. Su istiyorsun vermiyorlar. Su istiyorsun vermiyorlar. Bir yudum su be! Vermiyorlar. Kadınlar sanırım daha hassas acıklı gözlerle veremem ne yapabilirim diyor. Sonra vücudun suya ihtiyacı olmadığını hemen sol arkanda beş litrelik sular kadar bir serum olduğunu görüyorsun. Bu su ihtiyacını da karşılıyormuş bir şey yapman gerekmiyor, yalnızca yaşa.


Hemşire elinde yarı bardak su ve pamuk ile geliyor anlamaya çalışırken pamuğu ıslatıp dudaklarını nemlendiriyor, bunu yapabilirim ancak senin için bakışı atıyor. Yetmiyor.


Su içmeye başlayınca artık rahat konuşuyorsun. İki saat geçmiş oluyor çünkü. “Bugün günlerden ne, saat kaç?” aynı günün gecesi uyanmışsın. Hemşireye göre şanslısın karşımdaki adam on üçüncü gününde.


“Sigara içmiyordun dimi?”
“Hiç içmedim”
“Genelde uyanmak ciğerlerin performansıyla alakalı”


Aferin sana. Zaman geçtikçe netleşiyor. Bir şeyler hatırlıyorsun. Seni yukarıdaki kameradan seyrediyorlar. Acaba kameraları kaç mega piksel. Bu kadar uzaktan beni net gösterebilir mi?


Hemşirelerle konuşuyorum, bir şeyler yiyorum ama genellikle üç dört kaşığı geçmiyor. Ama yoğurt güzel. Sürekli kayıyorsun yatak mı eğik sen mi? Kayınca iki kişi koluna girip kaldırıyor geriye doğru.


Ayaklarınla destek al bize yardım et. Şimdi it kendini. Oldu.


Hiç tuvalete gitmiyorsun, zaten o verdikleri şurubun boşalttığı yer kolay dolmaz. Ama işiyorsun, nasıl oluyor pek hissedilmiyor ama yaparken farkındasın. Nereye yapıyorsun bilmiyorsun bir şey var orda ama halim yok. Zaman geçtikçe rahat hareket etmeye başlıyorsun. Tam karşında bir bebek var yanında ki ise on dördüncü gün oldu hala uyanamadı. Çevre incelemesi bittikten sonra kendini yokluyorsun. İman tahtan boylu boyuna kesilmiş büyük bir yara var ve tam altında göbek deliğinin üstünde kalınca bir hortum var içi kanlı, kollarında birer ikişer ince hortumlar, göğsünde bilgisayara bağlı kablolar. Boynunun yanında birkaç hortum bir yere bağlı ve nasıl çiş yaptığını anlıyorsun ince bir şey sokmuşlar içine, hasta bakıcının söylediğine göre yirmi santim var. Yanıma bir kız geliyor upuzun saçlı, ancak on dört yaşında o da çıplak aynı hortumlar onda da var. Onun işeme sistemi de seninle aynı sonra onun üstüde seninki gibi bir çarşafla örtülüyor.


Çarşamba günü seni çıkaracaklar biraz yürüttüler önceden, o kadar kabloyla komik oluyor ama gayet güzel. Çarşamba, kanlı Çarşamba oluyor her hortum çıkıyor yavaş yavaş, boynundakiler kalıyor sadece. Hemşire işeme hortumunu çıkartmaya geliyor ama hiç çaktırmadan. Sen ne ki o, ne olacak gibisinden birşeyler gevelerken birden elini atıyor ve çekiyor. Acıyor, gerçekten otuz santim belki daha fazla var. Karnımdaki kalın hortumu çıkartmak için biri geliyor. Dikişlerini söküyor neşterle, birden çekiyor. Önceki acımamıştı bu gerçekten acıdı diyorsun. Açığa çıkan deliği eliyle dikmeye başlıyor. Öncekiler acımamıştı bu daha çok acıdı. O adamı bir ayağa kalksan döveceksin ama gıkın çıkmıyor sesin kesiliyor.


Yoğun bakımdan tekerlekli sandalyede çıkıyorsun, artık çoğu yere tekerlekli sandalye ile gideceksin. Aslında zevkli. Odaya geliyorsun ameliyathaneye gittiğin kıyafetlerin eşi ile geliyorsun. Yine bir şey yok üzerinde. Bir şeyler giyiyorsun sonra yatıyorsun her yerin ağrıyor, ameliyat yerin hariç her yerin ağrıyor. Neşelisin ve çok garip bir şekilde geçmişi hatırlıyorsun, ağzına bir şarkı dolanmış ama söyleyemiyorsun. İyi hissediyorsun kendini rahatlıyorsun.


Meğer hastalar konuşuyorlarmış, ameliyat olmadan farkına varamıyorsun ama farklı bir frekansta konuşuyorlar. Bu sefer de sen ameliyat olmayanlarla konuşmuyorsun çünkü gücün yetmiyor. İlaçlar geliyor, ziyaretçiler geliyor, doktorlar geliyor, röntgenler çekiliyor, kansızsın kan bağlanıyor, halsizsin ilaç veriliyor, yemek yiyemiyor kusuyorsun, refakatçiye bu sefer izin var annen, bazen baban yardımcı oluyor sana tuvalet alafranga olsa yapamazdın, eğilemiyorsun. Konuşuyorlar sen konuşamıyorsun. Konuşuyorsun ama iki dakikada bir öksürüyorsun. Öksürüyorsun, üfle topu tepeye çıkart, olmuyor.


Öksürüyorsun ama iyidir balgam çıkaracaksın, röntgenler de hala ciğerlerin yarısı kapalı. Öksür ama o kalpli yastığını sıkıca tut. Sürekli röntgen, sürekli ilaç, azalan öksürük, olmayan iştah –yediklerini de kus.


“Halsizleştin, yemek yiyemiyorsun çünkü kalbinin etrafında su toplaması olmuş. Bazı hastalarda olan bir reaksiyon, kalp zarının hassaslığı. Ameliyat yerinin alttan beş santimini açarak tekrar bir operasyon geçireceksin o suyu alacağız.” Doktor diyor.


Artık halsizlik hat safhada kaç kilo verdin bilmiyorsun ama kemiklerin eline geliyor. Zaten bugünlerde uyuyamıyorsun o kadar uykusuzsun ki gözlerin kapandığı her an hayaller görüyorsun. Odadan içeri girersin kafanı yatağa koyarsın birden baba gelir annen gider, hemşire koşar, doktorlar gelir herkes bir şeyler konuşur, çılgın bir karmaşa. Gözünü açarsın her şey olduğu yerde bir saniye öncesi gibi. Kaç gün böylesin bilemiyorsun, kaç gün oldu bi fikrin yok?


Daha sonra hangi gün olduğunu hatırlayamadığın bir gün öğleden sonra ameliyata gideceksin. Tecrübelisin seni öğleden sonra alacaklar ama çok halsizsin çok kötü hissediyorsun hemen alıyorlar. Yatırıyorlar, cevap veriyorsun “boyum bir seksen, kilom en son yetmişti”. Tekrar gözünü yoğun bakımda açıyorsun her şey önceki gibi ama daha hızlı ve daha kolay oluyor hatta bu sefer işeme hortumu da yok ve karnında olan direni de çıkartmıyorlar, dikmiyorlar. Çok iyi hissediyorsun çıkıyorsun bir gün sonra yine aynı yere yatıyorsun odan hiç değişmiyor. Bu sefer her şey çok iyi ama akşama kadar, ateşin çıkıyor, galiba yoğun bakımda enfeksiyon kapmışsın. Son ameliyat olan yerde iğrenç bir iltihap.


Enfeksiyon yerinden örnek alınıp laboratuara gönderiliyor, sonuçlar gelince günde dört defa serum veriliyor. Her akşam düşmeyen ateş yüzünden iğneler yiyorsun, üzerinde artık sadece boxerınlasın. İğne yapılsın istemiyorsun artık oturup kalkamayacak kadar kalçaların ağrıyor. Buz istiyorsun, ateş düşürücü ile ateşin geçeceğine inanıyorsun, hemşire buz kalıplarını dolaptan çıkarıp kasıklarına koyuyor ama iğneden kurtulamıyorsun. Yemekler tuzsun, yemekler kötü. Gelip gidenlere refakatçi yemeğini yemelerini söylüyorsun ama hepsi tok!


Artık ameliyat yerin ağrıyor diğer yerlerin daha az ağrıyor. Ama hala sırt üstü yattığından sırtın çok ağrıyor ve daha iki ay yan bile yatmak yok.


Artık gidici değil de kalıcı olduğunu anlayınca ve refakatçiler uykusuzluktan ayakta uyuyacak haldeyken tek kişilik oda tutmaya karar veriliyor senin için değişen ise uyanıkta olsan yanında sürekli biri uyuyor oluyor ve tuvalet hemen iki metre yakında ayrıca klimayı daha rahat açıp, daha rahat soğuktan titriyorsun. Bir ara karnındaki direni çıkartıyorlar ama çıkarılan yeri dikmiyorlar üzülsen mi sevinsen mi bilmiyorsun. Her akşam yarana yapılan pansumanlar sürüyor ama.


Serum. Düşün günde dört defa yirmi bir gün alıyorsun ve serumun bağlandığı yerdeki iğneyi üç günde bir değiştiriyorlar, artık ağustos bitmek üzere kolumda delinmemiş yer kalmıyor. Yalvarıyorsun doktora çıkmak için çünkü iltihap neredeyse kurudu, daha iyisin, ateşin her gün çıksa da daha erken geçiyor.


Ağustosun sonunda çıkıyorsun. İlk defa pantolon tişört giyiyorsun. İki hafta sonra kontrole gitmek üzere ayrılıyorsun. “Yavaş sür her yerim ağrıyor”


Kolaysa eve gidince aynada kendini görüp de şaşırma. İncecik bacakların var, kılların yarım da olsa çıkmış tekrar. Her gün yürümelisin. Her gün yürüyorsun. Ailecek yürüyorsun akşamları. Evde yaptığın bir şey yok, bolca Discovery Channel seyrediyorsun. Brainiaclara, MythBuster’a, İnanılmaz kurtuluş serisine, Avatar’a, Avrupa Yakası tekrarlarına, Animal Planet’e ve senin için onca uğraşan insanlara çok minnettarsın. Aslında senin için verebildikleri şeyleri kendi bildikleri dâhilinde vermeye çalıştıklarını fark ediyorsun. Sen de daha iyiye gidiyorsun artık sadece ikinci katta dinlenerek dördüncü kata kadar çıkabiliyorsun.


Kontrollere gidiyorsun su toplaması tekrar olmuş ama akciğerin altında, yine soyup yoğun bakıma alıyorlar sırtından bir iğne ile yaklaşık bir buçuk litre su boşaltıyorlar. Biraz yattıktan sonra kalkıp yürüyerek çıkıyorsun yoğun bakımdan. Pek alışmamışlar yoğun bakımdan yürüyerek çıkmalara ama daha yeni girdim demiyorsun, gülüşüyorsunuz. Uzun bir süre yatıp kalkarken çok zorlanıyorsun içinde su ilerliyor sanki ve kalbinin içini yakıyor sanki. Ama zamanla her şey geçiyor. Ameliyattan 3 ay sonra yürümek, giyinmek, eğilmek, kalkmak, banyo yapmak çok kolay oluyor.


Nietzsche’den, Freud’dan, Dawkins’den, Hayyam ve Aruoba’dan ve bisürüsünden öğrendiklerini yerlerine oturtuyorsun, eskisinden iyi olduğunu yeni fark ediyorsun. Nerede olduğunu görüyorsun zihninde. Nerede olduğunu bilmek için en aşağıdan başlaman gerekiyormuş. Hızlı ilerliyorsun, ikinci kez yapmak gerçekten iyi bir öğrenme şekli. Olgun olmanın daha ağırbaşlı olmak, sıkıcı olmak, az konuşup az gülmek olmadığını olayların kötü etkilerinden daha az etkilenmek, daha az incinmek olduğunu görüyorsun.


Şimdi iyisin, sakin olmak gerektiğini. İnsanları olduğu gibi kabul etmeyi öğreniyorsun. Evrim hakkında bilgi edinmek, bir şeyler öğrenmek senin hayatını ne kadar değiştirdiğini, irili ufaklı birçok sorununu çözdüğünü fark ediyorsun, çünkü artık mucize beklemiyorsun, eskiden insanların mükemmel yaşamadığını biliyorsun. Her şeyi bir mantık içine oturtuyorsun. Seni doyuran şey doğru şeydir.


En ufak bir şey değişmeden öyle uzun zamanlar geçer ve öylesine kısa bir zamanda her şey değişir ki.

6 yorum:

un4 dedi ki...

ne demeli bilemedim.. kalbim küt küt attı okurken, içim titredi.. bir 17 ağustos günüydü.. benzer şeyler yaşamıştım.. kolay değildi, 10 yıl geçmiş hala da kolay değil anımsamak.. sanki ben yaşamamışım gibi..

Allah kolaylık versin, çok çok geçmiş olsun Engin.. :(

Engin dedi ki...

herkesin içinde yaşadığı ufak depremler bunlar. ben sadece paylaşmak istedim ama iyimi yaptım kötümü bilemedim.

un4 dedi ki...

iyi yaptın iyi.. blog içini dökmek, birşeyler paylaşmak için zaten ;)

özge dedi ki...

olamaz :S daha cok hayal gıbı .. gercekten yasamıs olman urkutucu.. :S ama gercekten sanslısın ve azımlı .. gecmıs olsun :S

Engin dedi ki...

Özge çok sağol, dediğin gibi hayal gibi geçti, şimdi bir rüyamı nasıl hatırlıyorsam öyle hayal meyal hatırlıyorum.

mtogez7x5k dedi ki...

Here are some other 카지노사이트 helpful web sites with rules and information about Blackjack . Although pub stakes could vary, they are usually much lower than in casinos with a minimal stake of 20 or forty Krona and a maximum of 60 Krona (about US$7) for each hand. Remember your goal in Blackjack is to get as near 21 as potential. In Blackjack there are only 2 good reasons to stand in your hand. When you obtain your first two playing cards, you may both "Stand", "Hit”, "Double” or "Split”.